Bu Sayfamızdan Dış Basında yer alan Türkiye haberlerine ulaşabilirsiniz.

 

Lütfen Görüntülemek
İstediğiniz Tarihi Giriniz ....>>

 

20/08/08

nün düşmanlarıyla belirgin bir rol paylaşılması üzerine ilişkiler geliştirdiğini gösteriyor. Bu sayede Başbakan Erdoğan ve ekibi, bugün Başbakan olan Putin'in devlet başkanlığı döneminde Moskova ile en iyi ilişkileri dokuyabildi. Öyle ki, iki ülke arasında ticaret hacmi 28 milyar dolara fırladı ve Rusya Ankara'nın bir numaralı ticaret ortağı oldu. Oysa, Türkiye'nin Gürcistan ile ticaret hacmi 945 milyon dolar civarında.

Durum böyle olunca, Gürcistan Cumhurbaşkanı Mihail Saakaşvili'nin Güney Osetya'yı ele geçirme kararını uygulamaya başladığı geçen Cuma sabahından itibaren Türk yetkilileri, yoğun bir uğraş sonucu elde edilen bölgesel ve global rollerinin artık tehdit altında olduğunu hissetmeye başladılar. Bunun üzerine Ankara, çatışmaların patlak verdiği ilk günden beri, sınırının yakınlarında savaşan bu iki taraf arasında da, Suriye-İsrail ve İran'ın nükleer programı konusunda halen yaptığı gibi aracı olma gereğini duydu.

Ne var ki Ankara, bu kez, sorunun boyundan daha büyük olduğu bilincinden hareketle taraf tuttuğunu ima edebilecek her türlü beyanattan kaçındı. Dolayısıyla Ankara, tasarladığı arabuluculuğunda kredi notu oluşturacak bir tutumla tarafsızlığını korumaya odaklandı. Böylece, birden baş gösteren bu dış meydan okuma karşısında Türkiye'nin duruşu ve soruna çözüm üretmesi merak edilmeye başlandı. Yanıt net oldu ve çabuk bulundu. Pratik olarak, bu krizin topluca girişim gerektiren bir çözüme ihtiyacı olduğu anlaşıldı. Yani çözümün global düzeyde olması lazımdı. Bu da, yansımasını, Türkiye Başbakanı’nın ortaya attığı "Kafkaslar Paktı" projesinde buldu.

Başbakan Erdoğan'ın BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon'a açtığı bu öneri, her şey yatıştıktan sonra, petrol güvenliğini sağlama alma kapısından bölgesel barışı temel alan global bir örgütün kurulmasını öngörüyor. Erdoğan'ın bu projesi, yeni örgüt içinde AB ülkeleri, Rusya, ABD, Türkiye ve Kafkasların önemli oyuncuları olanların üyeliğine dayanıyor. Amaç, güvenlik ve petrol alanında, ortak çıkarların koordinasyonunu sağlamak ve birlikte politikalar belirlemek üzere periyodik zirveler düzenlemektir.

Bu amaçla Türkiye Başbakanı, yanına Dışişleri Bakanı Ali Babacan'ı alarak, Gürcistan'da alevlenen savaşı durdurmak çabasıyla 13 Ağustos günü Moskova ve Tiflis'e mekik ziyaretinde bulundu.

Sonuç olarak, Rusya ile Gürcistan arasında baş gösteren krizin gücünün çok ötesinde olduğunu iyi bilen Türkiye, topluca çözüm üzerine kilitlendi. Ankara, barışçı yollarla sağlanacak böyle bir çözümün; elde ettiği bölgesel rolünün NATO içinde siyasi ve Asya petrolünü Avrupa ülkelerine taşıyan aracı rolünün de korunmasında büyük payı olacağına inanıyor.

İRAN:
TÜRKİYE: İRAN İLE DOĞALGAZ MUTABAKAT ZAPTINI İMZALAMAK İÇİN:
ABD'NİN RIZASINA İHTİYACIMIZ YOK

TAHRAN, 19/08(BYE)--- Tirajı günde 300 bin olan muhafazakar eğilimli İran gazetesinin 19 Ağustos 2008 tarihli sayısında yukarıdaki başlık altında yayımlanan haberin çevirisi şöyledir:

Bazı yerli ve yabancı basın, İran-Türkiye doğalgaz mutabakat zaptının imzalanmamasına değinerek, konuyu büyütüp Cumhurbaşkanı Ahmedinejad'ın Türkiye ziyaretinden elde ettiği önemli sonuca gölge düşürmeye çalıştı. Ancak bunun üzerinden uzun bir süre geçmeden, Türkiye Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler düzenlediği basın toplantısında mutabakat zaptının nihaileştirilmesi için Tahran ve Ankara uzman gruplarının faaliyetlerinin sürdüğünü bildirdi.

İki ülke arasında konuya ilişkin müzakerelerin sürdüğünü söyleyen Güler, Dışişleri Bakanı Ali Babacan ile birlikte 15 gün içerisinde İran'ı ziyaret edeceklerini, uzman grupların toplantılarının hızla devam ettiğini ve gelecek bir ay içerisinde bir sonuca varacaklarını belirtti.

ABD'nin, söz konusu mutabakat zaptı hakkındaki görüşünün ne olduğunu soran bir basın mensubunun sorusunu cevaplandıran Bakan Hilmi Güler, Türkiye'nin bağımsız bir ülke olduğunu ve ABD'nin rızasına ihtiyaç duymadığını ifade ederek, sözlerine şunları ekledi: "Burada ülkemizin menfaatleri söz konusudur. Türkiye, yabancı doğalgaz kaynaklarına bağlı bir ülkedir ve menfaatlerini düşünmek zorunda. Türkiye, bu yolda mümkün olduğunca yatırım yapacak."

Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, daha önce iki komşu ülke İran ve Türkiye'nin yakın bir gelecekte enerji alanında bir mutabakat zaptı imzalamasını ümit etmişti.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de, basın mensuplarına verdiği demeçte Ankara'nın Tahran ile işbirliği konusunda ABD'nin baskıları karşısında teslim olmayacağını belirtti.

Oysaki ABD Dışişleri Bakanlığı, İran ve Türkiye arasında her türlü enerji mutabakat zaptının imzalanmasına karşı çıkarak, Washington'un Tahran üzerindeki baskıları azaltan her türlü anlaşmaya karşı olduğunu bildirdi.

Alman DPA haber ajansı ise, İsrail ve ABD'nin, İran'ı tecrit etmeye yönelik bütün çabalarının bozulduğunu duyurdu.

THE FINANCIAL TIMES:
KAPIDAKİ DÜŞMAN

ANKARA, 19/08(BYE)--- İngiltere'de yayımlanan The Financial Times gazetesinin 18 Ağustos 2008 tarihli sayısında, Virginia Rounding imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan kitap eleştirisinin çevirisi şöyledir:

Andrew Wheatcroft "Kapıdaki Düşman" adlı eserinin ana temasının korku olduğunu belirtiyor: Önce Avrupa'nın Türk korkusu, kitabın sonlarına doğru ise korkunun kendisi. Bu süreçte Wheatcroft iki soruya yanıt aramaya başlıyor: Birincisi, neden Habsburg ile Osmanlı o kadar uzun süre birbiriyle savaştı ve ikincisi, neden en sonunda savaşmayı bıraktılar?

Wheatcroft, Avrupa'nın Türk korkusunun izlerini 1071 yılında Doğu Anadolu'daki Malazgirt Savaşı'na kadar sürüyor. Wheatcroft, o zamandan bu yana Türk savaşçıların amansız gaddarlığı hakkında bir imaj oluştuğunu ve bu imajın 1453 yılında Konstantinopol'ün alınmasıyla daha da perçinlendiğini ifade ediyor.

Ancak kitabın asıl odak noktası bu eski savaşlar değil, Osmanlı'nın 1683'teki Viyana Kuşatması. Wheatcroft, kuşatma için yapılan hazırlıkları, Sultan IV. Mehmet ile Vezir-i Azam Kara Mustafa'nın kişiliklerini ve kuşatmayı detaylı bir biçimde anlatıyor.

Kitabın en ilginç bölümlerinden birinde savaşın nasıl başladığı ve uzun süren Osmanlı-Habsburg ihtilafı sırasında nasıl bir değişime uğradığı ele alınıyor. Avrupalılar açısından en korkutucu olanı, aslen Hristiyan kökenli olup 14. yüzyılda Balkan köylerinden toplanarak eğitilen ve İslam dinine geçirilen korkusuz Yeniçeriler idi. Diğer bir endişe kaynağı ise 15. yüzyılda Osmanlı ile ittifak yapan Tatarlar idi. Fakat savaşın niteliğinin değişmesiyle taktikler de değişti. 17. yüzyıla gelindiğinde çok az çatışma savaş alanında sonuçlanıyordu; pek çoğu surlarla çevrili şehirlerin kuşatılmasına neden oluyordu.

Uzun ve kanlı Viyana Kuşatması da böyleydi. Kuşatma Türklerin yenilgisiyle sonuçlandı ve galip taraf, İslamın ilerleyişini durdurma yetkisinin Tanrı tarafından kendisine verildiğine inanan Papa 11. Innocent'ın da desteğiyle "Avrupa için savaş" ilan etti.

"Avrupa için savaş" bir sonraki yüzyılın çatışmalarıyla devam etti. Wheatcroft'a göre, iki imparatorluğun tutumlarındaki değişiklik Napolyon Savaşları'ndan sonra süper güç statülerini kaybetmeleriyle gerçekleşti.

"Kapıdaki Düşman" içerdiği tüm detaylara rağmen yazarının emellerini tam anlamıyla karşılamıyor. Wheatcroft, alanının tartışmasız bir uzmanıdır, ancak iki konuyu karıştırmışa benziyor. Bunlar: Hristiyan Avrupa'nın eski Osmanlı İmparatorluğu korkusu ve modern Türkiye korkusu --ki bu korkunun artık haklı bir tarafı yoktur-- ile Batı'nın aşırı radikal İslamcı gruplara karşı olan korkusu. Ve her ne kadar Türkiye'nin AB'ye tam üyeliğinin Türklerin Viyana yenilgisini tersine çevireceğini iddia edenler olsa da, "teröre karşı savaş"ı ortaya çıkaran korku bu önyargıdan daha kapsamlı ve daha derin.

TAGES-ANZEIGER:
BIYIK “AVRUPALI” SAYILMADIĞINDA

BERN, 19/08(BYE)--- Tirajı günde 216.400 olan Tages-Anzeiger gazetesinin 19 Ağustos 2008 tarihli sayısında yukarıdaki başlık altında yayımlanan İstanbul çıkışlı ve Kai Strittmatter imzalı haber-yorumun çevirisi şöyledir:

--Türkiye'de Otobüs Şoförleri Bıyıklarını Kesmeye

Zorlanıyor. Bunun Daha Modern Olduğu Söyleniyor--

Türk tarihinin en kudretli bıyığına 1. Sultan Selim'in yüzünde rastlanıyor. Lakabı "Yavuz" olan padişah, Türklerin saygıyla andıkları padişahlardan biri. Bıyık, taşıyıcısına güç ve otorite sağlıyor ve bir sultanı ancak adam yapıyor ve adamı da gerçek bir Türk.

Böyle bakıldığında, bıyık türlerinde uzun zamandır düşüş gözlemleniyor: En son kıyım da ülkenin en büyük ulaşım şirketlerinden biri olan Metro Turizm adlı otobüs firmasında yaşandı. Şirket başkanı Sinan Solak çalışanlarının bıyık ve sakallarından rahatsız. Çalışanların çoğu bıyıklı, üstelik değişik değişik biçimlerde.

Bu yüzden, talimat verdi: Bütün bıyıklar kesilecekti. Hepsi. Neden olarak Solak, "yolculara en iyi ve sağlıklı hizmeti vermek istediklerini" gösteriyor. Bunun yanında bir neden daha ortaya koyuyor: "Böylece Avrupa Birliği normlarına da uymaya çalışıyoruz." Bıyıksız Avrupa'ya mı?

NTV'nin bildirdiğine göre, 7 bin çalışan öncelikle şok olmuş bir şekilde buna inanmadılar, sonra panik halinde bahane aramaya başladılar. Bazıları, karılarının kıyameti koparacağını söyledi, bazıları bıyıklarını 30 yıldır kesmediklerine dikkat çekti, bazıları ise bıyığın "Karadeniz"den gelen bir adamın sembolü olduğunda ısrar etti. Çoğu boyun eğdi. Şoför Kahraman Kartal, "ailemiz ve çocuklarımız var, kredi borçlarını ödemek zorundayız. Baskıyla traş olduk. Ama bunun beni nasıl üzdüğünü tahmin bile edemezsiniz" dedi. Bıyığın siyasi bir sembol olmasının üzerinden de çok zaman geçmedi. Eğer kıllar üst dudağı örterse, kişi solcuydu ve buna ek olarak belki de Aleviydi. İnce kesilmiş Cengiz Han bıyığı aşırı sağcı kesimi ifade ediyordu.

1980 yılındaki darbe generalleri için bu şu anlama geliyordu: Sağcı veya solcu bıyık farketmeden, hepsi üniversiteden atılacak, özellikle şüpheli olanlar ise işkence odasına götürülecek. 1990'lı yıllarda, ilk kadın Başbakan Tansu Çiller yıkıcı bir darbe daha vurdu: DYP üyesi her milletvekili bıyığını kesmek zorundaydı.

Bugün yine, Ankara'daki hükümet bunun en son örneklerinden biri. Bu durumda, üst dudağı açık bırakması gereken İslamcı kesimli bıyık hakim. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan daha Temmuz ayında ülkenin en zengin işadamı olan Rahmi Koç'u, bıyıklı adamların şirketlerine giremeyeceğini söylemesi nedeniyle, sert